YEMEKLERDEN HEMEN SONRA YAPILMAMASI GEREKEN 7 ŞEY:


22.12.2009 · Kategori: hayat


*     Sigara içmeyin: Uzmanlarca yapılan deneyler, yemeklerden hemen sonra içilen bir sigaranın 10 sigaraya eşdeğer

 olduğunu kanıtlamıştır.(Kanser olma riski daha yüksek.)                                    
                                                               


                       
*    Hemen meyve yemeyin: Yemeklerin peşinden yenen meyveler midenin havayla davul gibi şişmesine neden olur.                                        

       

                                                             
       
*   Çay içmeyin :  Zira çay yaprakları yoğun asit içerir. Bu madde tükettiğimiz gıdalardaki proteinin hazmını zorlaştırıyor.




* Kemerinizi gevşetmeyin: Yemekten sonra kemeri gevşetmek kolaylıkla bağırsak düğümlenmesine ve tıkanmasına neden olur.  

                   

                       
                                               
* Banyo yapmayın:  Banyo yapmak ellerdeki, bacaklardaki ve vücuttaki kan akışını hızlandırır, böylece mide çevresindeki

kan miktarı bu durumda azalır. Bu da midemizin sindirim sistemini zayıflatır.              

                                                                                                                             
*     Yürümeyin: İnsanlar çoğu zaman, yemeklerden sonra 100 adım yürümek 99 yaşına kadar yaşamanızı sağlar derler.

Gerçekte bu doğru değildir. Yürümek sindirim siteminin aldığımız gıdalardan besinlerin emilimini engeller.                              

                                                                                           
*    Hemen uyumayın: Aldığımız gıdalar yeterince sindirilemez. Bu durum bağırsağımızda gastrit ve enfeksiyona önderlik eder.



 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yemek,zararlı

Yaşamdaki Uçlar.........


22.12.2009 · Kategori: hayat

Hayatı sorunsuz, pürüzsüz yapmak için kendini feda eden herkese de belki biraz faydası olur.

...bir zamanlar kötü geçen bir hasattan şikayet eden bir çiftçi vardı:

"Tanrı hava durumunu kontrol etmeme izin verse her şey daha iyi olurdu."diye düşünürdü. 


Tanrı ona dedi ki: "Bir yıl boyunca havanın kontrolünü sana bırakacağım. Ne istersen hemen yerine gelecek.

 

Zavallı adam çok mutlu oldu ve hemen dedi ki "şimdi güneş istiyorum" ve güneş çıktı. Sonra dedi ki "şimdi yağmur yağsın" ve yağdı. Bir sene boyunca önce güneş açtı ve sonra yağmur yağdı. Mahsül hiç bu kadar boylu, hiç bu kadar yemyeşil olmamıştı.

Sıra hasata geldi. Çiftçi buğdayı biçmeye koyuldu ama yüreğine indi. Başakların içi bomboştu. Tanrı sordu: "Nasıl mahsülün ?" 
Adam şikayet etti:"Kötü efendim,
 çok kötü".

"Peki sen havayı kontrol etmedin mi?İstediğin her şey olmadı mı" 
"Evet!
 Ben de işte bundan dolayı şaşkına döndüm.İstediğim güneşi ve yağmuru elde ettim ama hiç mahsül yok."

"Peki hiç rüzgar, fırtına, kar ve buz istemedin mi?Bunlar havayı temizleyip kökleri güçlü hale getiriyor. Mahsülün de içi doluyor. Hep iyi havayla olur mu hiç? Elinde bu yüzden mahsül yok"

İşte yaşam;

* hem iyi hava hem kötü hava,

* hem zevk hem acı,

* hem yaz hem kış,

* hem gece hem gündüz varsa yaşanır.

* Hem üzüntü hem mutluluk,

* hem rahat hem rahatsızlık olmalı.

Yaşam işte böyle uçlar arasında güzelleşir..


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yaşam,gunes,yagmur

Bir Öss Masalı


22.12.2009 · Kategori: egitim


Bir varmış, bir yokmuş... Parabolik dağların ardında, seminer kıvrımları gibi uzanan ırmakların sonunda cyan kadar yeşil, tanım kümesi kadar büyük bir ülke varmış. Bu ülkenin kenar ortaylarının kesiştiği yerde de padişah ordinat’ın sarayı bulunuyormuş. Padişah, ülkesini adaletle yönetir, kimsenin dengeye gelmiş tepkimesine karışmazmış. Bu padişahın güzel mi güzel bir kızı varmış. Nice soylu soygazlar istemiş de gitmemiş güzel prenses.
Ülke halkı da birlik ve beraberlik içinde geçinir, karşılıklı elektron alışverişi ile iyonik bağlar içerisinde bulunurlarmış. Sanki her biri bir palanga sisteminin elemanıymış (makaralar ağırlıksız). Kısacası halk arasında devamlı bir konjugasyon varmış. Benim genim senin de genindir, diyerek muhtaçlara yardım ederlermiş.
Bir gün bu ülkeye büyük, kocaman bir dev gelmiş. Ona, gittiği ülkelerde Morula canavarı derlermiş. Bu mutasyona uğramış ökaryot canlı, insan yiyerek beslenir, ülke ülke dolaşıp, karnını doyururmuş. Normal Şartlar Altında 1 molü 22.4.1012 lt hacim kaplıyormuş.
Şimdiye dek Avagadro sayısı kadar memleket gezmiş, sıra bu ülkeye gelmiş. Canavar hemen padişahın sarayına varmış, karşısına dikilmiş; “Bana bak, Padişah İzotopu! Ya bana her gün ülke nüfusunun geometrik ortalaması kadar yemeye adam verirsin, ya da ülkenizin hemeostasisini bozar, hepinizin türevini alırım.” demiş. Padişah ve vezirleri bundan çok korkmuş. Çünkü bu canavar geçtiği yerlerde limiti alınmadık fonksiyon, eğimi bulunmadık doğru denklemi bırakmazmış. Ama yine de şansını bir kez denemek istemiş padişah. Ülkenin iyonlaşma enerjileri en yüksek adamlarını canavarın üstüne salmış. Salmış ama ne fayda! Hepsi de monomerlerine kadar ayrışıp canavarın ince bağırsağında emilmişler. Böylece padişah ve ülke halkı canavarın isteklerine boyun eğmişler: “n” ülkedeki çocuk sayısı olmak üzere her gün (n/8-1)2 kadar çocuğu canavara vermeye karar vermişler. (n Œ z+) Günler günleri, aylar ayları kovalamış, zaman statik elektrik gibi akıp gitmiş, sıra Alfa Bey’in oğlu Blastula’ya gelmiş.
Anne ve babasının, oğulları Blastula’yı göndermeye hiç niyetleri yokmuş. Çünkü büyük oğulları Blastula’nın allatropu Gastrula’yı da canavar yemiş. Fakat padişahın askerleri zorla Blastula’yı alıp **ürmüşler, sonra onu çevresi 2šr kadar olan dairesel bir ovaya getirmişler (š @ 3). Blastula etrafına bir bakınmış ne canavar var, ne de başka bir organizma. Sadece nitrit bakterileri tarafından ayrıştırılan insan iskeletleri varmış. Birden uzaklardan frekansı yüksek bir ses gelmiş. Bu canavarın sesiymiş. “O kim?” demiş Blastula, “Anyon musun, yoksa katyon mu?” Karşıdaki ses de “Ne anyonum ne katyonum, seni yemek isteyen bir hetetrofum!” demiş. Bunu duyan Blastula “a” ivmesiyle koşmaya başlamış. Sonunda bir mağaraya varmış. Mağaranın ağzında bir kaya varmış. Blastula kayanın arkasındaki sinaptik boşluktan mağaraya sızmış. Arkasından gelen canavar da kayaya bir F kuvveti uygulamış, kaya fiziksel çözünmeye uğramış ve Blastula, o renk pigmentlerinden yoksun hermafrodit iğrenç yaratığı karşısında bulmuş. Ağzından mukusla birlikte amilaz enzimleri akıyor, gözleri düzgün dairesel hareket yapıyormuş. Dişleri çok sivriymiş, hepsi de rezonans yapı gösterircesine birbirinin aynısıymış.
Birden, bir şeyi farketmiş Blastula. Mağaradaki kayalardan biri, aynı çukur ayna gibiymiş. Mağaranın duvarından sızan iki ışık da aynanın asal eksenine paralel geliyormuş. Eğer canavar aynanın odağına gelirse ışık gözünü alır, ben de kaçarım diye düşünmüş Blastula. Hemen aynanın odağını hesaplamış. Eğer canavar iki adım daha giderse gözü tam odağa denk gelecekmiş. “Gel!” demiş canavara “Korkmuyorum senden!” canavar iki adım atmış ve ışık gözünü almış, dengesini kaybetmiş. Sağa sola yatarken mağaranın zemininin sürtünme katsayısı az olduğundan ayağı kaymış ve başını kayalara çarpmış (Böyle iki sakarlığın birbirini takip etmesine sakarlık metagenezi diyoruz) böylece bayılmış. Blastula ise hemen cebinden bıçağını çıkarmış, canavarın başını bedeninden ayırmış ve mağaranın girişine ağırlık merkezinden asmış. Daha sonra o sevinçle evine koşmuş. Annesi ve babası kapıyı açınca çok şaşırmışlar. Daha sonra olanları anlayınca oldukça sevinmişler. Çünkü onların da artık reel sayılar kümesinde tanımlı bir oğulları varmış. Kolay değil, önüne geleni mutlak değer içine alan bu canavarın hakkından gelmiş. Haber, kanserli hücre gibi her yere yayılmış. Sonunda sarayın eşik enerjisini aşıp, padişaha kadar gelmiş. İlk önce onlar da inanmamışlar, ama gidip kelleyi görünce hepsi de asit çözeltisine batırılan turnusol kağıdı gibi renk değiştirmişler. Blastula bir anda ülkenin yükseltgenme eğilimi en yüksek elementi olmuş. İlk önce padişahın veziri olmuş, sonra da prensesle evlenmiş.
Masalın sonu aşağıdakilerden hangisi veya hangileri gibi bitebilir?
I. Gökten üç elma düşmüş.
II. Avagadro sayısı kadar
çocukları olmuş.
III. Canavar hortlamış.
A) Yalnız I B) Yalnız II C) II-III
D) I-II E) I-II-III

                                                                                                              Yazan: Mustafa KILIÇ

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : öss,masal

Üç Tel Saç‏


21.12.2009 · Kategori: insan


Üç Tel Saç

cid:1.1502872439@web53302.mail.re2.yahoo.com


Bir varmış bir yokmuş, kadın sabah kalkmış, aynaya bakmış ve kafasında yalnız üç kıl saç görmüş.
"Hımm, demiş galiba bugün saçımı örgü yapacağım!!."

Öyle de yapmış, günü de harika geçmiş!!.
cid:2.1502872439@web53302.mail.re2.yahoo.com 
Ertesi gün kalkmış,
aynaya bakmış,
Kafasında iki tel saç kalmışmış....

"H-M-M," demiş,

"Bugün saçımı ikiye ayıracağım demiş."

Dediğini de yapmış, harika bir gün geçirmiş..
cid:3.1502872439@web53302.mail.re2.yahoo.com 
Bir ertesi  gene kalkmış,
aynaya bakmış, kafasında tek tel saç var.

"Tamam, tamam demiş...artık bugün at kuyruğu yaparım..."
Öyle de yapmış, ve çok çok güzel bir gün geçirmiş...
cid:4.1502872439@web53302.mail.re2.yahoo.com 

Daha bir ertesi,

aynaya baktığında,

Kafasında bir tek tel bile kalmamışmış!!!.

"WoW!" diye bağırmış.

"Bugün saç derdim yok!!!!"

cid:5.1502872439@web53302.mail.re2.yahoo.com 

 Bakış açısı herşeydir!!!.

 

cid:6.1502872439@web53302.mail.re2.yahoo.com 

 

Gerektiğinden kibar ol!!!,

Tanıdığın herkes kendi savaşını yaşamakta zaten!!!!.

Basit yaşa,

cid:7.1502872439@web53302.mail.re2.yahoo.com 

cömertçe sev,

yürekten düşün sevdiklerini,

Tatlı konuş.......

Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değildir ki!...

cid:8.1502872439@web53302.mail.re2.yahoo.com

Yağmurda dansetmeyi becerebilmektir!!!!!!.  

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : bakış,açı

Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bileni anlar....


21.12.2009 · Kategori: hayat

Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip

iri bir nesne verip: "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç

para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.

Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar.

İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar .

Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir;

sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der.

İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği

neneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.

Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der "benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm."

En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm."

Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:

"Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim."

Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..

Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır.

Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?"

Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum,

kafam karmakarışık" diye cevap verir.

Bilge hoca çok kısa cevap verir:

"Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini

bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir."

Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden

kuyumcular mutlaka vardır.

 

 

Mesele kuyumcuyu bulmaktadır...


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kıymet,insan

Dua almaya bakın!


21.12.2009 · Kategori: hayat


Vaktiyle bir ateşperest, oğlunu evlendirmektedir.  Düğün günü çok koyun ve inek kesilir.  Et kokuları mahalleyi sarar.
 Ancak evin bitişiğinde, Müslüman,
dul bir kadın, dört yetimiyle yaşamaktadır. Hepsi de günlerdir açtırlar.  Kadıncağız, düğün evinin kapısını çalıp, 'ateş' ister.  Ancak maksadı başkadır.
“Belki yemek verirler” diye gitmiştir.  Adam, kadının niyetini anlasa da, bir şey vermez.  Kadıncağız,  bir daha gidip 'ateş' ister. Yine eli boş döner.
Üçüncüde yine öyle.  Ama ne olur bilinmez, bu defa acır kadına.  Hallerini anlamak için dehlize iner ve  dayar kulağını bitişik evin duvarına ve dinler.


Yetimcik, annesine yalvarıyor:

Anneciğim, ne olur bir daha git.  Belki bu sefer bir şey verirler.
 
 Kadın ağlamaklıdır:
- Üç defa gittim yavrum! Artık utanıyorum.
Adam bunu duyar. Kalbi sızlar. güzel bir 'Sofra' hazırlatıp, gönderir evlerine. Ve dehlize inip,  dinler yine. Yetimlerin en küçüğü dua ediyor:
- Ya Rabbi! O nasıl bize ikram ettiyse, sen de ona ikram et! Onu imanla şereflendir!
Ardından;
- Âmiiiin! sesleri yükselir.
O anda, kalbi döner ateşperestin. Ve 'Şehâdet'i getirip imanla şereflenir
.
Nitekim Sadaka, belâyı önler. Ama dua, kaderi değiştirir! Buyurmuştur büyüklerimiz
 
 Düşüncelerine dikkat et;
 Sözlere dönüşüyorlar,
 Sözlerine dikkat et;
 Eyleme dönüşüyorlar,
 Eylemlerine dikkat et;
 Alışkanlıklarına dönüşüyorlar,
 Alışkanlıklarına dikkat et;
 Kişiliğine dönüşüyorlar,
 Kişiliğine dikkat et;
*Kişiliğin kaderin oluyor!'*

Ya Rab! Bize halim bir ahlak, salim bir kalp, zarif bir huy, Gayur bir ilim, Salih bir amel, abid bir karakter, Muttaki bir gayret, Muhsin bir suret ver. Âmin…
  Ya Rab! Kalpler senin kudretinde evirilip çevrilirken
Bizim kalbimizi dinin üzere sabit kıl.
 
Âmin…

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : dua,sadaka

satırlar


21.12.2009 · Kategori: hayat

Baş olanlar öğünmesin ne gelirse başa gelir

Diz toprağa dayanınca baş düşer taşa gelir

Dünyanın bir hali alimi cahil yapar

Kaydırır yalçın dağı su basar sahil yapar

Tilkiye fırsat verir aslanı gafil yapar

                                                                                                                 M.Akkurt

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yaşam,söz

Bir dosta...


21.12.2009 · Kategori: insan

"Yıllar yârlardan, yârlar yıllardan vefasız..." diye yakınıyordu Yakup Kadri. Ne büyük acı yumağıdır o... "Erenlerin Bağından"ı hatırlayan, okuyan var mı şimdi? Bir çığlıktı belki, duyan, anlayan oldu mu bilinmez.

Yalnız Yakup Kadri değil, Haşim, Yahya Kemal ve Tanpınar da aynı çığlığı başka kelimelerle koparıyordu. O büyük kopuş, zamanın akışını bütün bütün acımasızlaştırıyor; insanı yılların ve yârların uzağına götürüyordu. Büyük yalnızlıkların ve savruluşların büyük yıkımı...
Başka bir coğrafyada, bambaşka duygularla Stefan Zweig, hayatın dengelerinin şaştığını gördükçe uykularının kaçtığını yazıyordu. Daha 1920'lerde ruhu boğmakta olan bir dalgadan söz ediyordu: İnsanlar tektipleşiyor, vahşi kapitalizm her şeyi değersizleştiriyor, insanı kaybediyoruz! Direnmek beyhude, içimize çekilmeliyiz! Zweig bunları söylerken henüz iki yaşında olan Calvino, yıllar sonra 1960'larda, aynı çığlığı başka kelimelerle yükseltecekti: İnsanlık ruhunu yitiriyor, her şeyi önüne katmış, sürüklüyor...
Değişen bir şey var mı? O çığlıkların sesi bastırılalı çok oldu.
Şimdi ikibinlerde bizler, büyük yalnızlıklarla, ruhumuzu ezip törpüleyen acılarla içimize kapanıyoruz. Zweig'ı dünyadan soğutup intihara götüren, bütün insani değerlerin yerle bir edilip vicdanın, merhametin canına kıyılması değil miydi? Milyonlarca insanı yerinden yurdundan edip çoğunu toprağın altına götüren canilik...
Şu Gazze vahşetine ne diyeceğiz şimdi? Gözümüzün önünden geçen binlerce görüntüyle bir yıkımın seyircisi oluyoruz. Sadece seyircisi... Bir arkadaşım, "Mutfakta oturmuş makarna yiyordum." diye anlatıyor, "Makarna yiyordum ve karşımda televizyon açıktı. Bomba düşmüş evler, kucağında ölü çocuklarını taşıyan babalar, çocuk ölüleri... Öylece baktım boşluğa, bakakaldım... Sonra makarna yemeğe devam ettim. Nasıl bir şey bu!" Evet, nasıl bir şey bu? Hepimiz, ölü çocuk görüntülerine bakıyor ve çay içmeye, yemek yemeye devam ediyoruz. Kendimizden ve yaşadığımız çağdan nefret ediyoruz. Kalınlaşan derimizden, parçalanmayan kalbimizden, çaresizlikten bunalan ruhumuzdan...
Çocuk ölülerinin bile parçalamadığı bir kalbe sahip olmaktan duyduğumuz utançla, evet, Zweig'ın dediği gibi içimize kapanıyoruz. Unutmak marifet mi? Her şeyi unutuyoruz, ya da unutmuş gibi davranmak işimize geliyor. Acısı içimizde yumak yumak...
İsrail, geride yıkıntılar bırakıp çekiliyor (!). Enkazın ortasına oturmuş bir anne, ağlıyor. Yüzünde bin yılın acısı. Daha ne görebilir bir insan, acının hangi rengini? Elimdeki gazeteye bakıyor ve o annenin fotoğrafını öpüyorum çaresiz. Bu öpücük, şuramda kalakalmış son vicdan kırıntısının kendini dışa vurma gayreti mi? Bütün insanlık adına, şiddetli hissizliğimizin özrü gibi, her şeyini yitirmiş bir Filistinli annenin fotoğrafını öpüyorum...
Büyük kırılma bitmiyor, büyüyor. İnsan insanı anlamıyor, dışlıyor. İnsan insanı kırıyor, incitiyor, örseliyor, küstürüyor... Bachmann, savaşlar başlamıyor artık, sürdürülüyor demişti. Evde, sokakta, meydanlarda, mahkeme önlerinde, gazete sayfalarında, köşelerde, TV haberlerinde savaşlar sürdürülüyor. Birileri birilerini yok etmek için diş biliyor, kılıç sallıyor. Anlamak kolaydı oysa, fakat anlayabilmek için ağlayabilmek gerekti. Ağlamayı çocuklara bırakmıştık çok önce... Başkaları için ağlamak bu çağın insanına tanıdık gelmiyor.
Yıllar yârlardan, yârlar yıllardan vefasız sevgili dost.
Zweig ne güzel demişti... Biz dağ keçileriyiz artık, aslanpençeleri... Dışımızdaki büyük gürültüye kulaklarımızı tıkamak acımızı hafifletmiyor. 'Kültürsüzlüğün kışı'nda acılara sarınıp bekliyoruz.
Avunuyor muyuz? Zweig öyle diyordu. Bir yerlerde hâlâ güzel kitaplar yazılıyor, güzel dizeler söyleniyor bir yerlere. Müziğin sesi hâlâ çınlıyor. Evet, belki, avunuyoruz... Bir yerlerde hâlâ başkaları için ağlayan birileri var. Çocuklar doğuyor, annelerin gözleri ışıyor fakir semtlerde. O sizin biricik umudunuz fakir semtlerde... Bir şair bir yerlerde beyaz dizeler düşüyor defterine. Birileri birilerine âşık oluyor, birileri kalkıp ülkeler geziyor mazlum çocuklar için.
Umut, birazcık umut...
Merhametin kısık sesi duyuluyor hâlâ...

 


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : dost,vefa

imtihan


21.12.2009 · Kategori: hayat


 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : imtihan,insan

Hicret etmek zordur


21.12.2009 · Kategori: hayat

 
Hicret etmek zordur; ama cennet de ucuz değil!
 
Hicret, göç etmektir. Maddî göç bellidir. Bir şehirden diğer bir şehre gitmek gibi...
Manevî göç teferruatlıdır. Bir Müslüman, bulunduğu beldede veya şartlar içinde dinini yaşayamıyorsa, o Müslüman dinini yaşayacağı bir beldeye gidebilir.
Bulunduğumuz odada televizyon varsa ve odada bulunanlar istemediğimiz bir programı izliyorlarsa, o odadan diğer bir odaya geçmek HİCRETTİR.
Akrabalar, arkadaşlar, komşular İslam'a aykırı yaşayışlarını sürdürmek için toplanmışlarsa, onların toplantısına katılmamak HİCRETTİR.
Her gün kahveye gidenler, her gün sohbetlere gitmeye başlarsa bu hal bir HİCRETTİR.
Kötü arkadaştan ayrılıp, âlimleri ziyarete gitmek HİCRETTİR.
Buyrulmuş ki "Bir dağın hareket ettiğini duyarsanız inanın; bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın." Huylar değiştirilmez ama yönü değiştirilir. Huylara yön vermek, yönünü değiştirmek HİCRETTİR.
Bedenimizi bir yerden bir yere taşıma yerine, huyumuzu, âdetimizi, örfümüzü bir yerden bir yere taşıyalım.
Peygamberimiz'in ve O'nunla beraber hicret eden sahabenin bu hareketi, bütün Müslümanlara örnektir.
Bulunduğunuz işyerinde İslamiyet'i yaşayamıyorsanız, işinizi değiştirin.
Oturduğunuz muhit iyi değilse, evinizi değiştirin. Yaşayış tarzınızdan siz ve yakınlarınız memnun değilse, yaşayış tarzınızı değiştirin. Bu değişiklikler, dünyanızı cennet eder.
Alak Sûresi "oku" diye başlar. Nasıl okuyacağımızı da hemen açıklar: "Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla..."
Ne okursak okuyalım, Allah adına okumak lazım. Allah'ın yarattıklarını öğrenmek için okumak, dalaletten hakka HİCRETTİR.
Bir hanım tesettürün şartlarına riayet etmiyorsa, karar verip tesettürün şartlarını tam yerine getirmesi HİCRETTİR.
Çocuğumuza Kur'an öğretmeye başlamak bir HİCRETTİR.
Kısacası insanın kendi hayatında yaptığı iyiliklere doğru hareketlerin bütünü HİCRETTİR.
Hicret zordur; fakat cennet de ucuz değildir.
Allah, türlü işkencelere maruz kalan Peygamber'ine ve Müslümanlara, "hicret edin" diyor. "O işkencenin içinde kalın, sabredin" demiyor. Bu ayetten, olaydan bizim almamız gereken ders şudur: "Müslüman bile bile zarara giremez, haramdır!"
Haline bak...
Olumsuz bir durum varsa, olumlu hale geçmeye çalış. İşte hicret budur.
"Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!
Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur!
Mâsivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlık bile,
Bak tecelli eyliyor bin şe'n-i günâgûn ile.
Ey bütün dünya ve mâfihâ ayaktayken, yatan!
Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah'tan utan!"
Mehmed Akif Ersoy
                                                     Hekimoğlu İSMAİL(Zaman Gztsi)

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : hicret,cennet

« Önceki ::