YEMEKLERDEN HEMEN SONRA YAPILMAMASI GEREKEN 7 ŞEY:
22.12.2009 · Kategori: hayat
|
|
Hayatı
sorunsuz, pürüzsüz yapmak için kendini
feda eden herkese de belki biraz faydası olur.
...bir
zamanlar kötü geçen bir hasattan şikayet eden bir çiftçi
vardı: "Tanrı
hava durumunu kontrol etmeme
izin verse her şey daha iyi olurdu."diye düşünürdü. Zavallı
adam çok mutlu oldu ve hemen dedi ki "şimdi güneş
istiyorum" ve güneş çıktı. Sonra
dedi ki "şimdi yağmur yağsın" ve yağdı. Bir sene
boyunca önce güneş açtı ve sonra yağmur yağdı. Mahsül hiç bu
kadar boylu,
hiç bu
kadar yemyeşil olmamıştı.
Sıra
hasata geldi. Çiftçi buğdayı biçmeye koyuldu ama yüreğine indi. Başakların içi
bomboştu. Tanrı sordu: "Nasıl mahsülün ?" "Peki
sen havayı kontrol etmedin mi?İstediğin her şey olmadı
mı" "Peki
hiç rüzgar, fırtına, kar ve buz istemedin mi?Bunlar havayı
temizleyip kökleri güçlü hale getiriyor. Mahsülün de içi
doluyor. Hep iyi
havayla olur mu hiç? Elinde bu yüzden
mahsül yok"
İşte
yaşam; * hem
iyi hava hem kötü hava, *
hem zevk hem acı, *
hem yaz hem kış, *
hem gece hem gündüz varsa yaşanır. *
Hem üzüntü hem mutluluk, *
hem rahat hem rahatsızlık olmalı. Yaşam
işte böyle uçlar arasında güzelleşir..
Tanrı
ona dedi ki: "Bir yıl boyunca havanın kontrolünü sana bırakacağım. Ne istersen hemen yerine
gelecek.
Adam
şikayet etti:"Kötü efendim, çok
kötü".
"Evet! Ben de işte bundan dolayı şaşkına
döndüm.İstediğim güneşi ve yağmuru elde ettim ama hiç mahsül
yok."
Bir varmış, bir
yokmuş... Parabolik dağların ardında, seminer kıvrımları gibi uzanan ırmakların
sonunda cyan kadar yeşil, tanım kümesi kadar büyük bir ülke varmış. Bu ülkenin
kenar ortaylarının kesiştiği yerde de padişah ordinat’ın sarayı bulunuyormuş.
Padişah, ülkesini adaletle yönetir, kimsenin dengeye gelmiş tepkimesine
karışmazmış. Bu padişahın güzel mi güzel bir kızı varmış. Nice soylu soygazlar
istemiş de gitmemiş güzel prenses.
Ülke halkı da birlik ve beraberlik içinde
geçinir, karşılıklı elektron alışverişi ile iyonik bağlar içerisinde
bulunurlarmış. Sanki her biri bir palanga sisteminin elemanıymış (makaralar
ağırlıksız). Kısacası halk arasında devamlı bir konjugasyon varmış. Benim genim
senin de genindir, diyerek muhtaçlara yardım ederlermiş.
Bir gün bu ülkeye
büyük, kocaman bir dev gelmiş. Ona, gittiği ülkelerde Morula canavarı derlermiş.
Bu mutasyona uğramış ökaryot canlı, insan yiyerek beslenir, ülke ülke dolaşıp,
karnını doyururmuş. Normal Şartlar Altında 1 molü 22.4.1012 lt hacim
kaplıyormuş.
Şimdiye dek Avagadro sayısı kadar memleket gezmiş, sıra bu
ülkeye gelmiş. Canavar hemen padişahın sarayına varmış, karşısına dikilmiş;
“Bana bak, Padişah İzotopu! Ya bana her gün ülke nüfusunun geometrik ortalaması
kadar yemeye adam verirsin, ya da ülkenizin hemeostasisini bozar, hepinizin
türevini alırım.” demiş. Padişah ve vezirleri bundan çok korkmuş. Çünkü bu
canavar geçtiği yerlerde limiti alınmadık fonksiyon, eğimi bulunmadık doğru
denklemi bırakmazmış. Ama yine de şansını bir kez denemek istemiş padişah.
Ülkenin iyonlaşma enerjileri en yüksek adamlarını canavarın üstüne salmış.
Salmış ama ne fayda! Hepsi de monomerlerine kadar ayrışıp canavarın ince
bağırsağında emilmişler. Böylece padişah ve ülke halkı canavarın isteklerine
boyun eğmişler: “n” ülkedeki çocuk sayısı olmak üzere her gün (n/8-1)2 kadar
çocuğu canavara vermeye karar vermişler. (n Œ z+) Günler günleri, aylar ayları
kovalamış, zaman statik elektrik gibi akıp gitmiş, sıra Alfa Bey’in oğlu
Blastula’ya gelmiş.
Anne ve babasının, oğulları Blastula’yı göndermeye hiç
niyetleri yokmuş. Çünkü büyük oğulları Blastula’nın allatropu Gastrula’yı da
canavar yemiş. Fakat padişahın askerleri zorla Blastula’yı alıp **ürmüşler,
sonra onu çevresi 2šr kadar olan dairesel bir ovaya getirmişler (š @ 3).
Blastula etrafına bir bakınmış ne canavar var, ne de başka bir organizma. Sadece
nitrit bakterileri tarafından ayrıştırılan insan iskeletleri varmış. Birden
uzaklardan frekansı yüksek bir ses gelmiş. Bu canavarın sesiymiş. “O kim?” demiş
Blastula, “Anyon musun, yoksa katyon mu?” Karşıdaki ses de “Ne anyonum ne
katyonum, seni yemek isteyen bir hetetrofum!” demiş. Bunu duyan Blastula “a”
ivmesiyle koşmaya başlamış. Sonunda bir mağaraya varmış. Mağaranın ağzında bir
kaya varmış. Blastula kayanın arkasındaki sinaptik boşluktan mağaraya sızmış.
Arkasından gelen canavar da kayaya bir F kuvveti uygulamış, kaya fiziksel
çözünmeye uğramış ve Blastula, o renk pigmentlerinden yoksun hermafrodit iğrenç
yaratığı karşısında bulmuş. Ağzından mukusla birlikte amilaz enzimleri akıyor,
gözleri düzgün dairesel hareket yapıyormuş. Dişleri çok sivriymiş, hepsi de
rezonans yapı gösterircesine birbirinin aynısıymış.
Birden, bir şeyi
farketmiş Blastula. Mağaradaki kayalardan biri, aynı çukur ayna gibiymiş.
Mağaranın duvarından sızan iki ışık da aynanın asal eksenine paralel geliyormuş.
Eğer canavar aynanın odağına gelirse ışık gözünü alır, ben de kaçarım diye
düşünmüş Blastula. Hemen aynanın odağını hesaplamış. Eğer canavar iki adım daha
giderse gözü tam odağa denk gelecekmiş. “Gel!” demiş canavara “Korkmuyorum
senden!” canavar iki adım atmış ve ışık gözünü almış, dengesini kaybetmiş. Sağa
sola yatarken mağaranın zemininin sürtünme katsayısı az olduğundan ayağı kaymış
ve başını kayalara çarpmış (Böyle iki sakarlığın birbirini takip etmesine
sakarlık metagenezi diyoruz) böylece bayılmış. Blastula ise hemen cebinden
bıçağını çıkarmış, canavarın başını bedeninden ayırmış ve mağaranın girişine
ağırlık merkezinden asmış. Daha sonra o sevinçle evine koşmuş. Annesi ve babası
kapıyı açınca çok şaşırmışlar. Daha sonra olanları anlayınca oldukça
sevinmişler. Çünkü onların da artık reel sayılar kümesinde tanımlı bir oğulları
varmış. Kolay değil, önüne geleni mutlak değer içine alan bu canavarın hakkından
gelmiş. Haber, kanserli hücre gibi her yere yayılmış. Sonunda sarayın eşik
enerjisini aşıp, padişaha kadar gelmiş. İlk önce onlar da inanmamışlar, ama
gidip kelleyi görünce hepsi de asit çözeltisine batırılan turnusol kağıdı gibi
renk değiştirmişler. Blastula bir anda ülkenin yükseltgenme eğilimi en yüksek
elementi olmuş. İlk önce padişahın veziri olmuş, sonra da prensesle evlenmiş.
Masalın sonu aşağıdakilerden hangisi veya hangileri gibi bitebilir?
I.
Gökten üç elma düşmüş.
II. Avagadro sayısı kadar
çocukları olmuş.
III. Canavar hortlamış.
A) Yalnız I B) Yalnız II C) II-III
D) I-II
E) I-II-III
Yazan: Mustafa KILIÇ
Üç Tel Saç

Bir varmış bir yokmuş, kadın sabah kalkmış, aynaya bakmış ve kafasında yalnız üç kıl saç görmüş.
"Hımm, demiş galiba bugün saçımı örgü yapacağım!!."
Öyle de yapmış, günü de harika geçmiş!!.
Ertesi gün kalkmış,
aynaya bakmış,
Kafasında iki tel saç kalmışmış....
"H-M-M," demiş,
"Bugün saçımı ikiye ayıracağım demiş."
Dediğini de yapmış, harika bir gün geçirmiş..
Bir ertesi gene kalkmış,
aynaya bakmış, kafasında tek tel saç var.
"Tamam, tamam demiş...artık bugün at kuyruğu yaparım..."
Öyle de yapmış, ve çok çok güzel bir gün geçirmiş...
Daha bir ertesi,
aynaya baktığında,
Kafasında bir tek tel bile kalmamışmış!!!.
"WoW!" diye bağırmış.
"Bugün saç derdim yok!!!!"
Bakış açısı herşeydir!!!.
Gerektiğinden kibar ol!!!,
Tanıdığın herkes kendi savaşını yaşamakta zaten!!!!.
Basit yaşa,
cömertçe sev,
yürekten düşün sevdiklerini,
Tatlı konuş.......
Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değildir ki!...

Yağmurda dansetmeyi becerebilmektir!!!!!!.
|
Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir. Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der. İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği neneye ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der "benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm." En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm." Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: "Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim." Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker. Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler.. Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır. Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?" Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık" diye cevap verir. Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir." Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır.
Mesele kuyumcuyu bulmaktadır... |
Vaktiyle bir ateşperest, oğlunu evlendirmektedir. Düğün günü çok koyun ve inek kesilir. Et kokuları mahalleyi sarar. Ancak evin bitişiğinde, Müslüman,
dul bir kadın, dört yetimiyle yaşamaktadır. Hepsi de günlerdir açtırlar. Kadıncağız, düğün evinin kapısını çalıp, 'ateş' ister. Ancak maksadı başkadır.
“Belki yemek verirler” diye gitmiştir. Adam, kadının niyetini anlasa da, bir şey vermez. Kadıncağız, bir daha gidip 'ateş' ister. Yine eli boş döner.
Üçüncüde yine öyle. Ama ne olur bilinmez, bu defa acır kadına. Hallerini anlamak için dehlize iner ve dayar kulağını bitişik evin duvarına ve dinler.
Yetimcik, annesine yalvarıyor:
— Anneciğim, ne olur bir daha git. Belki bu sefer bir şey verirler.
Kadın ağlamaklıdır:
- Üç defa gittim yavrum! Artık utanıyorum.
Adam bunu duyar. Kalbi sızlar. güzel bir 'Sofra' hazırlatıp, gönderir evlerine. Ve dehlize inip, dinler yine. Yetimlerin en küçüğü dua ediyor:
- Ya Rabbi! O nasıl bize ikram ettiyse, sen de ona ikram et! Onu imanla şereflendir!
Ardından;
- Âmiiiin! sesleri yükselir.
O anda, kalbi döner ateşperestin. Ve 'Şehâdet'i getirip imanla şereflenir. Nitekim Sadaka, belâyı önler. Ama dua, kaderi değiştirir! Buyurmuştur büyüklerimiz
Düşüncelerine dikkat et;
Sözlere dönüşüyorlar,
Sözlerine dikkat et;
Eyleme dönüşüyorlar,
Eylemlerine dikkat et;
Alışkanlıklarına dönüşüyorlar,
Alışkanlıklarına dikkat et;
Kişiliğine dönüşüyorlar,
Kişiliğine dikkat et;
*Kişiliğin kaderin oluyor!'*
Ya Rab! Bize halim bir ahlak, salim bir kalp, zarif bir huy, Gayur bir ilim, Salih bir amel, abid bir karakter, Muttaki bir gayret, Muhsin bir suret ver. Âmin…
Ya Rab! Kalpler senin kudretinde evirilip çevrilirken Bizim kalbimizi dinin üzere sabit kıl.
Âmin…
Baş olanlar öğünmesin ne gelirse başa gelir
Diz toprağa dayanınca baş düşer taşa gelir
Dünyanın bir hali alimi cahil yapar
Kaydırır yalçın dağı su basar sahil yapar
Tilkiye fırsat verir aslanı gafil yapar
|
"Yıllar yârlardan, yârlar yıllardan vefasız..." diye yakınıyordu Yakup Kadri. Ne büyük acı yumağıdır o... "Erenlerin Bağından"ı hatırlayan, okuyan var mı şimdi? Bir çığlıktı belki, duyan, anlayan oldu mu bilinmez. | |
|
Yalnız Yakup Kadri değil, Haşim, Yahya Kemal ve Tanpınar da aynı çığlığı başka kelimelerle koparıyordu. O büyük kopuş, zamanın akışını bütün bütün acımasızlaştırıyor; insanı yılların ve yârların uzağına götürüyordu. Büyük yalnızlıkların ve savruluşların büyük yıkımı...
Başka bir coğrafyada, bambaşka duygularla Stefan Zweig, hayatın dengelerinin şaştığını gördükçe uykularının kaçtığını yazıyordu. Daha 1920'lerde ruhu boğmakta olan bir dalgadan söz ediyordu: İnsanlar tektipleşiyor, vahşi kapitalizm her şeyi değersizleştiriyor, insanı kaybediyoruz! Direnmek beyhude, içimize çekilmeliyiz! Zweig bunları söylerken henüz iki yaşında olan Calvino, yıllar sonra 1960'larda, aynı çığlığı başka kelimelerle yükseltecekti: İnsanlık ruhunu yitiriyor, her şeyi önüne katmış, sürüklüyor...
Değişen bir şey var mı? O çığlıkların sesi bastırılalı çok oldu.
Şimdi ikibinlerde bizler, büyük yalnızlıklarla, ruhumuzu ezip törpüleyen acılarla içimize kapanıyoruz. Zweig'ı dünyadan soğutup intihara götüren, bütün insani değerlerin yerle bir edilip vicdanın, merhametin canına kıyılması değil miydi? Milyonlarca insanı yerinden yurdundan edip çoğunu toprağın altına götüren canilik...
Şu Gazze vahşetine ne diyeceğiz şimdi? Gözümüzün önünden geçen binlerce görüntüyle bir yıkımın seyircisi oluyoruz. Sadece seyircisi... Bir arkadaşım, "Mutfakta oturmuş makarna yiyordum." diye anlatıyor, "Makarna yiyordum ve karşımda televizyon açıktı. Bomba düşmüş evler, kucağında ölü çocuklarını taşıyan babalar, çocuk ölüleri... Öylece baktım boşluğa, bakakaldım... Sonra makarna yemeğe devam ettim. Nasıl bir şey bu!" Evet, nasıl bir şey bu? Hepimiz, ölü çocuk görüntülerine bakıyor ve çay içmeye, yemek yemeye devam ediyoruz. Kendimizden ve yaşadığımız çağdan nefret ediyoruz. Kalınlaşan derimizden, parçalanmayan kalbimizden, çaresizlikten bunalan ruhumuzdan...
Çocuk ölülerinin bile parçalamadığı bir kalbe sahip olmaktan duyduğumuz utançla, evet, Zweig'ın dediği gibi içimize kapanıyoruz. Unutmak marifet mi? Her şeyi unutuyoruz, ya da unutmuş gibi davranmak işimize geliyor. Acısı içimizde yumak yumak...
İsrail, geride yıkıntılar bırakıp çekiliyor (!). Enkazın ortasına oturmuş bir anne, ağlıyor. Yüzünde bin yılın acısı. Daha ne görebilir bir insan, acının hangi rengini? Elimdeki gazeteye bakıyor ve o annenin fotoğrafını öpüyorum çaresiz. Bu öpücük, şuramda kalakalmış son vicdan kırıntısının kendini dışa vurma gayreti mi? Bütün insanlık adına, şiddetli hissizliğimizin özrü gibi, her şeyini yitirmiş bir Filistinli annenin fotoğrafını öpüyorum...
Büyük kırılma bitmiyor, büyüyor. İnsan insanı anlamıyor, dışlıyor. İnsan insanı kırıyor, incitiyor, örseliyor, küstürüyor... Bachmann, savaşlar başlamıyor artık, sürdürülüyor demişti. Evde, sokakta, meydanlarda, mahkeme önlerinde, gazete sayfalarında, köşelerde, TV haberlerinde savaşlar sürdürülüyor. Birileri birilerini yok etmek için diş biliyor, kılıç sallıyor. Anlamak kolaydı oysa, fakat anlayabilmek için ağlayabilmek gerekti. Ağlamayı çocuklara bırakmıştık çok önce... Başkaları için ağlamak bu çağın insanına tanıdık gelmiyor.
Yıllar yârlardan, yârlar yıllardan vefasız sevgili dost.
Zweig ne güzel demişti... Biz dağ keçileriyiz artık, aslanpençeleri... Dışımızdaki büyük gürültüye kulaklarımızı tıkamak acımızı hafifletmiyor. 'Kültürsüzlüğün kışı'nda acılara sarınıp bekliyoruz.
Avunuyor muyuz? Zweig öyle diyordu. Bir yerlerde hâlâ güzel kitaplar yazılıyor, güzel dizeler söyleniyor bir yerlere. Müziğin sesi hâlâ çınlıyor. Evet, belki, avunuyoruz... Bir yerlerde hâlâ başkaları için ağlayan birileri var. Çocuklar doğuyor, annelerin gözleri ışıyor fakir semtlerde. O sizin biricik umudunuz fakir semtlerde... Bir şair bir yerlerde beyaz dizeler düşüyor defterine. Birileri birilerine âşık oluyor, birileri kalkıp ülkeler geziyor mazlum çocuklar için.
Umut, birazcık umut...
Merhametin kısık sesi duyuluyor hâlâ... |
|
Hicret etmek zordur; ama cennet de ucuz değil! |
| |